Entel olmak

By Goki

Geçenlerde yönetmen Krzysztof Kieslowski'nin Üç Renk : Mavi isimli filmini izledim. Film, yönetmenin Üç Renk olarak adlandırdığı trilojisinin ilk filmi ama bugün size filmden bahsetmeyeceğim. Daha ziyade filmle ilgili yapılmış bir yorum üzerine düşüncelerimi söyleyeceğim. Evet film hakkında beyazperde.com'da PATROCLUAS adlı arkadaşımızın yaptığı yorum aynen şöyle :

Kromatik ön müşahedesiyle birlikte vektörel bir karamsarlığı marke eden,ruhsal komplimanlara dayalı lirik muamelesiylede manevi bir gereksinimin tüm ihtiyaçlarını karşılamış melankolik bir vardiya...
Nasıl ? Şu okuduğunuz cümleyi kendi sözleriyle yeniden ifade edebilecek biri var mı aranızda ? Yok varsa bu sitede ne arıyor, nasıl bir entellektüel birikimdir, nedir, anlayabilmiş değilim...

Şimdi dilerseniz, halkımızın çoğuna yabancı gelecek kelimelerin anlamına bakıp bu cümleyi çözmeye çalışalım. Sözcüklerin anlamı için TDK'nın Güncel Sözlüğü kullanılmıştır.

Kromatik :
1 . Renkser.
2 . biyoloji Kromozomlarla ilgili.
3 . müzik Yarım tonlardan oluşan (ses dizisi).

Müşahede :
1 . Görme.
2 . Gözlem.

Vektör :
1 . Doğrultusu, yönü, uzunluğu belirli olan ve bir ok işaretiyle gösterilen doğru çizgi.
2 . fizik Büyüklüğü ile yönü olan nicelik.

Melankolik :
1 . Kara sevdaya tutulmuş, kara sevdalı:
"Tanzimat devrinin en lirik ve en melankolik simasını kaybettik."- O. S. Orhon.
2 . mecaz Hüzün veren, hüzün belirtisi olan:
"Bu memleket musiki gibi hem melankolik hem şakrak bir memlekettir."- S. F. Abasıyanık.

Yani anlayacağınız yorum yapan arkadaş, aynı cümle içerisinde hem Fransızca, hem Arapça, hem İngilizce, hem de Türkçe'yi kullanarak ne kadar kültürlü olduğunu göstermiştir.. Şahsen ben hala ne demek istediğini anlamadım o ayrı konu !

 

1 - Ters gitme olasılığı taşıyan bir şey ters gidecektir.
2 - İşler beklenenden daha uzun zaman alır.
3 - Eğer bir şey birden fazla ters gitme olasılığı taşıyorsa size en fazla zararı dokunacak kombinasyon oluşur.
4 - Eğer bir işte bir terslik olması için x sayıda farklı yol varsa ve siz işe başlamadan önce x sayıda tedbir aldiysaniz x+1 terslik siz işi bitirmek üzere iken ortaya çıkar.
5 - Olaylar kendi haline bırakıldığında kötüden daha kötüye doğru gider.
6 - İşinizin tüm aşamalarını planlayıp birinci aşama ile işe başladığınızda, birinci aşamadan önce tamamlanmış olması gereken bir aşama ortaya çıkar.
7 - Problemlere getirilen Çözümler yeni problemler yaratır.
8 - Hiç bir şey kimsenin bir daha bozamayacağı bir seviyeye dek mükemmelleştirilemez. Çünkü böyle bir seviye yoktur ve aptallar en basit şeyleri bozma konusunda son derece yaratıcıdırlar.
9 - Doğa hata ve eksikten yanadır.
10 - Doğa olumsuz sonuçları korur ve müdahalesini olumsuz sonuç lehine yapar.
11 - Her şey simultanet Sırasız-Düzensiz olarak ters gider.
12 - Durum iyiye gitmeye başladığında mutlaka unuttuğumuz veya gözden kaçırdığımız bir nokta vardır.
13 - Hiçbir şey kalıcılık kadar geçici değildir.
14 - İşinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın, mutlaka sonuçlara modifikasyon getirecek bir amiriniz bulunacaktır.
15 - Tecrübe ihtiyacınız geçtikten sonra edinilir.
16 - Çekici, güzel ve sizden hoşlanabilecek bir kadınla tanışma olasılığınız;

a-yanınızda karınız varken,
b-yanınızda sizden daha yakışıklı bir arkadaşınız varken,
c-yanınızda sizden daha zengin bir arkadaşınız varken artar.


17 - Şöhret geçebilir ama unutulmuşluk kalıcıdır.
18 - Zamanı gelmiş bir hata kadar kaçınılmaz hiçbir şey yoktur.
19 - Gerçek hiçbir problemin çözümü yoktur.
20 - MURPHY`NİN ALTIN KURALI: Altını bulan kuralı koyar.
21 - Herhangi bir cisim kendisine en çok zarar verecek biçimde yere düşecektir. Bunu yasayı tamamlayıcı eklerle açıklayalım:

a - üzerine yağ sürülmüş bir ekmek diliminin yağlı yüzünün üstüne düşme olasılığı alttaki halının değeri ile doğru orantılıdır,
b - yere düşecek ilk, belkide tek parça en pahalı parça olacaktır,
c - eşyalar yere her zaman dik açıyla düşerler,
d - düşürülen her parça avadanlık,atölyenin en ulaşılmaz köşesine dek yuvarlanacaktır,ve siz onu ararken ayağınıza ilk çarpan şey de o olacaktır;
e - tezgahtan düşen küçük parçaların bulunma olasılığı parçanın büyüklüğü ile doğru orantılı, sizin işi tamamlama süreniz ile ters orantılıdır.

 

Uzun süre oldu yazamadım, ve bu süreçte bir çok şey yaşandı, bir çoğu bitti..

Hayatım boyunca yaşadığım hiç birşeyden dolayı pişmanlık duymadım. Çünkü yaşadığımız herşey; günahlarımız, sevaplarımız, artısıyla eksisiyle bizi biz yapan değerler. Yaptığımız hatalar olmasaydı, yapacağımız iyiliklerden söz edemezdik, çünkü iyilik kötülüğün olmadığı yerde fark edilemez.

Okulumun son senesini okurken, uzun uğraşları ve yorucu sınavları aştıktan sonra İsveç'te master yapma hayalimizin gerçekleşmesi için sadece başvuru işlemleri kalmıştı geriye. Yine mektuplar, belgeler ve araştırmalarla geçen Kasım, Aralık aylarından sonra Ocak ayında İsveç'teki bilgisayarla ilgili kalbur üstü tüm üniversitelere başvurularımızı bitirmiştik.

Bir kaç hafta önce müjdeli haberler bir bir gelmeye başladı. Tabii bunlar arasında en iyisi avrupanın önde gelen teknik üniversitelerinden KTH'den aldığım kabul mektubuydu. KTH'de Information and Communication Technologies Entrepreneurship ( Bilgi ve İletişim Teknolojilerinde Girişimcilik ) bölümüne kabul olduğumu öğrenmiş bulunmaktaydım ki, yine kaliteli bir başka üniversite olan Chalmers'tan da Software Engineering and Technology ( Yazılım Mühendisliği ve Teknoloji ) bölümünden de kabul aldığıma dair bir mail aldım.

KTH'de okumak hep istediğim bir şeydi ancak tüm bu master başvuru sürecinde birlikte hareket ettiğim arkadaşlarım Alper ve Mahmut ikilisinden, Mahmut KTH'ye kabul alamamıştı. Bu durumda onun için Chalmers'ta okumaktan başka çare görünmüyor şu an. Alper'le ben ise KTH'ye gitmeyi düşünüyoruz. Tabii bu kararımızı etkileyebilecek bir de burs faktörü var ki o da sıkıcı ve uzun bir konu.

Yani nereye gideceğime net olarak karar verebilmiş değilim. Ama Kista Science City ve Stockholm gibi dünyanın teknoloji merkezi bir şehrinde okumak bana daha avantajlı geliyor. Hele de KTH faktörü göz önüne alındığında sanırım burs çıksın ya da çıkmasın benim gideceğim okul belli...

Herkes için hayırlısı olsun.

 

Gidiyorum..

By Goki

İşte gidiyorum;

Birşey demeden
Arkamı dönmeden
Şikayet etmeden
Hiçbirşey almadan
Birşey vermeden
Yol ayrılmış, görmeden GİDİYORUM!

Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde
Yürüyorum sanki senin yanında
Sesin uzaklaşır herbir adımda
Ayak izim kalmadan GİDİYORUM!

Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı
Gönülkuşu şarkıdan yorulmadı
Bana kimse sen gibi sarılmadı
Işığımız sönmeden GİDİYORUM!

 

Son Gezindiklerim :

Eğer siz de benim gibi bir Firefox aşığıysanız, zaman zaman tarayıcınızı kapattıktan sonra en son gezdiğiniz url'lere tekrar ulaşmak isteyebilirsiniz. Şimdi bunu nasıl yapabileceğinizi inceleyelim:

NOT: Benim Firefox için kullandığım versiyon 2.0.0.1, dolayısıyla burdaki bilgiler diğer versiyonlar için geçerli olmayabilir, lütfen yorum olarak deneyimlerinizi paylaşın.

1- Türk Usülü :

CTRL + ALT + DEL kombinasyonunu kullanıp, açılan ekrandan FIREFOX.EXE 'yi bulup, " İşlemi Sonlandır " tuşuna basıyoruz.

Bu işlemin sonucunda sevgili tarayıcımız işletim sistemi tarafından zorla kapanacak, vee bir sistem hatasından dolayı kapatıldığını düşünecek.

İleri bir tarihte tekrar Firefox'u açtığımızda son kapanma anını hatırlayacak ve bizlere kaldığınız yerden devam mı etmek istersiniz yoksa sizlere bembeyaz bir sayfa mı açayım diye soracak. Burada "Restore Session" seçeneğine tıkladığımızda, herşey kaldığımız yerden devam edecek.

Tabi bu benim bulduğumu Türk usülü yöntem, başka yöntemler yok mu elbet var !

Bilimsel Yöntemler :

1-
Bookmarks menüsü altında bulunan "Bookmark All Tabs" özelliği sayesinde, "Son Gezdiklerim" adlı yeni bir klasör açılıp o anda açık olan tüm tablar bu klasöre bookmark şeklinde eklenebilir.

2- Firefox 2.0 ve sonrası için Save Session uzantısı Firefox 0.9 - 1.6 arası tüm versiyonlar için ise SessionSaver uzantısını kullanabilirsiniz. Bu uzantılar tam da istediğimiz şeyi yapıyor.

Session olaylarıyla ilgili daha bir çok extension mevcut. Onlarla haşır neşir olmak isteyenleri buraya bekliyoruz. Edindiğiniz deneyimleri yorum olarak paylaşırsanız sevinirim.

 

Bir sununun kaynaklarını sömürmek !

Okulun tatil olduğu bugünlerde, evde kendi kendime bilgisayarı kurcalarken bir Powerpoint sunumuna rastladım. Daha sonra fonda çalan müziğin ne kadar hoşuma gittiğini farkettim. Bu iki rastlamak ve farketmek olayları gerçekleştikten sonra, Powerpoint'e ne kadar uzak olduğumu ve o fon müziği ordan nası alacağımı bilmediğimi idrak ettim.

Neyse ki google baba yardımıma koştu da, bir Powerpoint sunumunun tüm kaynaklarını nasıl sömüreceğimi keşfetmiş oldum, şimdi de sizlerle paylaşmak isterim.

Adım 1: PPT ya da PPS uzantılı dosyamızı Microsoft Powerpoint ile açıyoruz. ( PPS uzantılıyı açamazsanız, uzantısını PPT olarak değiştirin. ) ve Dosya -> Farklı Kaydet menüsüne giriyoruz.

Adım 2: "Farklı Kaydet" menüsünden Web Sayfası (*.htm, *.html) opsiyonunu seçiyoruz. Herhangi bir dosya ismi verip, kaydediyoruz.

Adım 3: Dosyayı kaydettiğimiz klasörü açıyoruz ve orada "dosyaadi_dosyalar" adı altında yeni bir alt klasör olduğunu farkediyoruz. Bu klasöre girdiğimizde, sunumda kullanılan tüm resim ve ses dosyalarına ulaşmış oluyoruz.

Umarım işe yarar..


 

Hayat kısa kelimelerden ibaret ; aşk, galibiyet, tutku, para, itaat, şefkat, korku gibi.. Kelimelerin bu kadar kısa olduğu bir hayatta neden uzun cümleler kurmaya çalışıyoruz ki ? Neden küçük küçük hayallerin peşinde, minicik bir dünyada yaşamayı kendimize yediremiyoruz ? O kadar büyük müyüz sizce ?

Daha çok kazandıkça, daha çok şeye sahip oldukça, daha çok imrenildikçe acaba daha mı mutlu olacağız ? Yoksa büyüyen dünyamız, sorunlarımızı da büyütecek mi ? Önceleri, hangi kıyafeti giyeceğimizi düşünürken şimdi hangi milyon dolarımızı nereye yatıracağımıza karar vermek daha mı kolay ?

Yaşamın asıl gayesini ıskalıyor muyuz yoksa bir yerlere koşarken.. Ya da hayallerimiz ve olmak istediklerimiz tam da bu gaye mi ?

Hiç gerçekle, rüyayı birbirine karıştırıp, hangisine inanacağınızı şaşırdınız mı ?..

Tüm bu soru işaretleri, çengelleriyle, noktalarıyla tam karşında duran bu soru işaretleri, seni de rahatsız etmiyor mu ?

Bilemiyorum dostum, neyi bildiğimi, neyi bilmediğimi bilemiyorum ve akışına bırakıyorum, bir yerde denize akacağız nasıl olsa..

 


Geçenlerde bilgisayarımda gezinirken bu fotoğrafa rastladım, paylaşmak istedim. Hayır, şurdaki asabiyete, ciddiyete bakar mısın? Ingiltere 2005 yazı..

 

Adamın biri..

By Goki

Elinde tuttuklarını bıraktı adam, şimdi iki eli de boştu. Aşağıya doğru salınan kolları sanki yirmi yaşında genç bir adama değil de artık son demlerini yaşayan birine ait gibiydi. Öylesine yorgun, öylesine boşvermişti kolları...

Elinde tuttuklarını bıraktı adam, içinde ne olduğu önemli değildi, kırılır mıydı umrunda değildi.. çünkü elinde tuttuklarını bıraktı adam...

Dönüp bakmadı, üstüne basmadı, haykırmadı, tükürmedi, çılgınca küfür etmedi, sigarasını söndürmedi, su dökmedi, sadece elinde tuttuklarını bıraktı adam..

Son bir bakış atmaya bile gerek duymadı, kimseye son bir selam yollamaya, kırdığı hiç bir kalbi düzeltmeye niyeti yoktu adamın, verdiği sözlerin hepsine bir çizgi çekti, yaptığı planları unuttu...

Sokağa çıktı, kapıyı kapatmaya bile ihtiyaç duymadı adam, önünü arkasını düşünmedi, sokağa çıktı adam. Gözlerinin ta içine bakanlara aldırmadı, sıfatını soranları sallamadı, yürüdü adam, nereye gittiğini düşünmedi, çünkü elinde tuttuklarını bıraktı adam.

Sonra birden geri döndü, kapatmadığı o kapıdan içeri girdi adam, bıraktıklarına baktı, bir bir öptü hepsini, kırılanları yeniden birleştirdi, dağılanları topladı, kirlenenleri temizledi ve anladı..

Elinde tuttukları herşeyiydi adamın..

 

What is 107 ?

By Goki


The Magic of Numbers

107 is :

But more importantly it's my score in TOEFL (IBT) . Eventually, the scores of TOEFL (IBT) which i attended on 3rd of November 2006 were announced, and i scored 107 out out 120.

I am planning to apply for master degrees in Sweden, and thank God, this score is more than enough for me. Most universities require not more than 80 points...

All in all, i have passed another bridge on the way to a better life and i'm feeling soooo happy to get the result of a hard and a long-term study.

 

Finlandiya 2006

Forssa'dan Turku'ya giderken, yolda bir an efkarlanıp söylediğimiz şarkının videosu :


 

This song takes you out to some other universe which never exists .. Click here to download the song or read the lyrics of the song. This song is in the TOP 20 chart of MTV-USA now.

Lyrics:

We'll do it all
Everything
On our own

We don't need
Anything
Or anyone

If I lay here
If I just lay here
Would you lie with me and just forget the world?

I don't quite know
How to say
How I feel

Those three words
Are said too much
They're not enough

If I lay here
If I just lay here
Would you lie with me and just forget the world?

Forget what we're told
Before we get too old
Show me a garden that's bursting into life

Let's waste time
Chasing cars
Around our heads

I need your grace
To remind me
To find my own

If I lay here
If I just lay here
Would you lie with me and just forget the world?

Forget what we're told
Before we get too old
Show me a garden that's bursting into life

All that I am
All that I ever was
Is here in your perfect eyes, they're all I can see

I don't know where
Confused about how as well
Just know that these things will never change for us at all

If I lay here
If I just lay here
Would you lie with me and just forget the world?

 

Susam Sokağı

By Goki

Nam-ı diğer Sesame Street..

Her ne kadar 80'li yıllarda çıkmış olsa da ( tam tarih : 16.06.1986 ) , yirmili yaşların hemen başındaki insanlar bile onu hatırlar, neden bahsettiğimi biliyorsunuz, Susam Sokağı !

Gün güneşli, insanlar neşeli,
Sen de katıl bize, verelim elele,
Sev dünyayı,
Açılır her kapı,
İşte susam sokağı

Bu sözlerle başlardı favori programımız, içinizden mırıldanır gibisiniz, evet evet çekinmeyin. Onu herkes severdi ! Utanmaya luzüm yok, Edi, Büdü, Kurabiye Canavarı, Minik Kuş.. Bi saniye ! Biri Minik Kuş mu dedi?

Altınıza ilk .ıçtığınız an !

Soruyorum sizlere dostlar, solda görmüş olduğunuz yaratık, 2 metreyi aşan boyu, Türk versiyonundaki o ince feminen sesi ve salaklıklarıyla sizce de korkunç değil mi ?

Düşünün gece uyuyorsunuz ve ipince, piskopat bir ses sizi uyandırmaya çalışıyor, gözlerinizi hafifçe açarken karşınızda onu görüyorsunuz...

Minik Kuuuuşşş !


Nasıl bir boyut anlayışına göre minik olduğu tartışıladursun, 80'li yıllarda çocuk olan bir çok yetişkinin hala altına etmesine sebep açmıştır, bu yaratık. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, orijinal versiyonunda sarı renkli olan ve "big bird" yani "büyük kuş" ismiyle geçen bu zebani yaratık, Türkçe'ye hangi mantıkla, "minik kuş" olarak çevrilmiştir, anlamak mümkün değil.

Açıkcası ben hala bu yaratığı sokakta görsem, vallaha da billaha da tırsarım... Ama bakınız bir Edi'ye, bir Büdü'ye, herhangi bir devlet dairesinde karşılaşabileceğiniz, sizden bizden, zat-ı muhterem şahıslar, bu insanlara destek verilsin, eyvallah, lakin bu minik kuştan ben şikayetçiyim arkadaşlar...

Bu arada Minik Kuş'un olayı da Wikipedia'dan öğrendiğimiz kadarıyla şöyle gerçekleştiriliyormuş. Tercihen, uzun boylu bir dayımız, gagayı da koluyla uzanarak canlandırıyor, ve böylece azman görüntümüz tamamlanıyor..

Son olarak cümlelerimi " Minik Kuş, Allah belanı versin! " diye sonlandırırken, aşağıdaki linkten Susam Sokağı'nın TRT'deki jeneriğini izleyebileceğinizi belirtir, gözlerinizden öperim.. Susam Sokağı'na dair kafanızdan geçen birşeyler varsa lütfen yorumlara ekleyiniz.

Susam Sokağı Jenerik : http://www.youtube.com/watch?v=CkGl9QXgIcU

NOT: Nasıl da koşuyor sıpalar :)


 

Pazar Mesaisi

By Goki

Oruçken vakit nasıl geçer ?

Evet, Bugün dünya işsizlerinin benimle gurur duyacağı bir gün. Neden mi ? İşte nedenini sağdaki resim anlatıyor sanırım..

Malzemeler :

- İşi gücü olmasına rağmen böyle saçma sapan şeylerle uğraşacak bir insan, mümkünse çatlak bir bilgisayar mühendisi.

- Yıllardır kullanılmayan bozuk bir webcam.

- Alet kutusu.

- Bolca vakit.

- Üzerine kalemle bıyık çizilmiş bir ilkokul vesikalığı.

Hazırlanışı:

- Tornavida ve her türlü ıvır zıvır yardımıyla webcam'i söküp, içini bir çocuk haşereliğiyle parçalayın..

- Daha sonra kameranın chipsetinin ne kadar ilginç olduğunu görüp şaşırın.

- Kameranın içini tamamen boşalttıktan sonra, kurbanlık koyunun içini boşaltmışcasına bir kötü adam kahkahası atın. ( Yavaştan da acıktım ha )

- Vesikalık fotoğrafınızı ( üzerine bıyık çizilmiş, ilkokul fotoğrafı tercih sebebidir ) eskiden kameranın lensinin bulunduğu yere arkadan bantlayın.

- Son olarak tüm bu curcunadan kurtulmak için, gereksiz herşeyi çöpe atın ve kameranın vidalarını sıkın.

Sonuç :


 



Sitenin soldaki butonlarını da sonunda Türkçe'ye çevirdim, tarihler de artık Türkçe. Yaşasın güzel dilimiz !

Yarın okul başlıyor, Çankaya Üniversitesi'nde son senem ve Finlandiya'da yaptığımız proje sayıldığı için, bir daha bitirme projesi yapmayacağım. 4 tane dersim var, rahat bir dönem olacak gibi :)

İş hayatı da tüm hızıyla devam ediyor, ama artık işe haftada 2-3 gün öğleden sonra gideceğim.

Yıllardır üşendiğim AEGEE'ye üye olmayı olayı da gerçekleşti, artık ODTÜ'ye AEGEE kimlik kartımla - arabayla dahi - rahatça girebileceğim, tüm ömrüm boyunca en çok istediğim şey buydu (!).. Hayatımda sanırım 2 kere gittim ODTÜ'ye :)

Hazır araba demişken, arabanın da lastiklerini değiştirdim sonunda, Lassa Impetus 2 taktırdık 4 tane, yalnız bu Lassa'nın Yol Yardım olayı var 1 sene ve oldukça hoş birşey. Arabanız Türkiye'nin neresinde arızalanırsa, arızalansın gelip en yakın tamirciye ÜCRETSİZ götürüyorlar, sorun ne olursa olsun. 2 yıl da garantisi var ha, Ulus'ta Durkutlar Ticaret, lastikte bir NUMARA ! Hüseyin Usta garantisi...

Dün Maho'nun doğumgünüydü, artık o da 21 yaşına girdi, mutlu yıllar Maho..

Bugün, Ramazanın ilk günü, ilk oruç, ilk açlık, ilk susuzluk ve yemeğe kavuşmanın vereceği o ilk çılgın an ..

Yarın, Öbür gün, ve öbür haftalar.. Hepinize ve hepimize mutluluk getirsin..

 

Canımm benim, anlat neler oldu teyzem :)

 

Kalem dedi, kalem düşüncelerin ta kendisi... Hepsi ondan çıkmıyor mu ? Kalemle, kağıdın teması değil miydi yüzyıllardır insanları kendine bağlayan fikirleri bulan, onları öldüren, kimilerini yaşatan. Bir karalama, bir imza, bir nokta ve bazen bir kalemin kırılmasıydı insanların hayatlarını değiştiren. Bir mektupta gizliydi tüm aşk hikayeleri ve yine kalemle kağıdın dansı anlatırdı herşeyi. Keramet kalemde miydi yoksa kağıtta mıydı? Kağıt hep boş beklerdi, kalem olmasa duygularını dökemezdi belki de. Ama kalem bazen duvarlarda, bazen sıralarda bazense kirli bir araba camında ortaya çıkardı. Bazen buruştururlardı kağıdı, bir kenara atarlar, kalemle kağıdın dansı yarım kalırdı. Kimi zaman alalacele dans ederlerdi, yaz yağmuruyla toprağın dansı gibiydi bu, çabuk, içten ve derinden...

Bazen saatlerce öylece bakarlardı birbirlerine, çok kere dansa kaldıramazdı kağıdı kalem, utanırdı ve belki de sıkılırdı içini ona dökmekten. Dans etmek sadece iki bedenin öylece sallanması değildi, farklı hayatların, farklı insanların bir amaç uğruna bir araya gelmesiydi belki de. İkisinin amacı da kendilerini ifade etmekti. Yalnız kağıt hala üzülüyordu. En son bir çocuk üzerine bir ağaç çizmişti, sonra başka bir çocuk geldi ağacın dallarını çizdi ve başka bir çocuk dallarına adamlar astı, sonra bir çocuk daha bir çocuk daha ... En sonunda cesetler, tanklar, ölmüş çocuklar, kırık dallarla kaplı bir kağıt kaldı masada. Haykırmak istedi, haykıramadı, sesi yoktu, beyaz bir derinlikti sadece o.. Kalemsiz ifade edemezdi kendini..

Hayır, hayır dedi, düşündüklerim bunlar değil.. Hepsi o kalemin suçu diye geçirdi içinden. Kalem oralı bile olmadı, artık alışmıştı bunlara. Geçenlerde bir katilin robot resmini çizmişti, sık sakalları , kocaman kara gözleriyle, ince dudakları ve geniş burnuyla bu adamı tanımıştı kalem. Alnının ortasında bir kurşun yarasıyla çizmek isterdim onu diye geçirdi içinden.

Silgi, ben de bu hikayeye dahil olmak istiyorum dercesine bir köşede bekliyordu, benim işim yok etmek değil, hataları düzeltmek, kalemin yaptığı yanlışları ancak ben düzeltebilirim diyordu. Kağıt onu dinlemedi. Ses çıkarmadan anlaşıyorlardı sanki. Belli ki kağıt, silginin geçen onu tahriş etmesine hala kızıyordu. Silgi, hatasını kabullenmişti. Tüm hırsıyla hataları düzeltmeye çalışırken, yeni hatalar yapmak sadece insanlara mahsus değil dedi.

Yazar şimdi sinirlenmişti, bunları bana mı anlatıyorsunuz dercesine aldı kağıdı eline. Işığa doğru tuttu, kağıdın sahte olup olmadığını mı anlamaya çalışıyorsun dercesine baktı kalem. Yazar, kalemtıraşa uzandı, senin çenen gittikçe uzuyor biraz kırpalım dedi. Kalem sonun yaklaştığını biliyor gibiydi, gün geçtikçe kısalacak, kısalacak ve bir gün markası dahi görünmeyecek, yazar denen o adam onu çöpe atacaktı. Biliyordu, kaç arkadaşı daha markaları bile okunurken gitmişti kalem cennetine.

Kalemtıraş, uykudan yeni uyanmıştı, ağzı leş gibi kokuyor, midesi neler yediğini belli edercesine dışarı sarkıyordu. Kırmızı, yeşil, mavi kalem artıklarını gizleyemedi mahcup gözlerle, yine dedi fazla kaçırmışım.. Bir hışımla kemirmeye başladı kalemi, yanlardan alayım, üstler kalsın çok pis karizma olacaksın diye espri yaptı, kimse gülmemişti. Hani berbere her gittiğinizde, berber sizden bir canavar çıkarmayı başarır ya öyle oldu, kalem hiçbirşeye benzememişti. Neyse en azından hala yazabiliyorum diye teselli etti kendini.

Yazar, kalemi eline aldı, ona bakıyordu. Büyük iki gözlük camının arkasında, yeşil kısık gözler ve ince uzun kaşlar onu inceliyordu şimdi. Sen dedi kalem, çağları kapatıp, çağları açan, insanları peşinden sürükleyen sen dedi, sadece esirimsin. Ben olmasam sen sadece bir odun parçasısın dedi, hiddetle. Sonra bir çat sesi duyuldu, bir çat daha ve ardından son bir çat daha. Herşey bir anda oluvermişti, kalemtıraş sadece gülümsedi, kağıtsa eski bir dostunu kaybetmiş gibi donuk donuk bakıyordu.

Şimdi kalem dört beş parçaydı ve çöplüğün en karanlık, en pis yerinde korkuyor, kolunu, bacağını, ellerini arıyordu... Yazar onu kırmasaydı, bizi sen kullanıyorsun ya seni kim kullanıyor ? Basit bir kuklamısın, yoksa basit bir kuklacı mı ? diye soracaktı..

Yavaş yavaş akşam oldu, zaten hiç bir zaman aniden akşam olmazdı, yazar kafasını kağıda yaslamış uyurken buldu kendini. Uyanır uyanmaz kaleme baktı, hepsi yerli yerindeydi. Usulca yaklaştı kaleme ve basit bir kuklayım ama iplerim de benim elimde dedi..

Gökhan Doğan

 

Babası İspanya'nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapishanede mahkumdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her hafta sonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi. Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı.

Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı...

Çok üzülmüştü küçük kız. Babasına söyledi bunu, o da "üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?" dedi. Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu:

"Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?"

Küçük kız babasına eğilerek, sessizce şöyle dedi :

"Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!..."

 

Güneşli güzel bir gündü. Tren rayının kenarında üç beş çocuk, çelik çomak oynuyordu. İçlerinden en çelimsiz olanı Mehmet idi. Burada günler böyle geçerdi, tren yolu halkı derlerdi onlara. Babaları bu tren yolunun yapımında çalışıyordu. Sabahın erken saatlerinden, akşama kadar çekiç vuruyorlardı demir raylara. Onlarsa burda beş on haneli bir çadır kampında yaşıyorlardı. Çoğunun adı ahmet ile mehmet ti. Bir kaç Ali, çok az da sosyetik isme sahip çocuk vardı burada. Ama hepsi çelik çomak oynarlardı... Zaman zaman da rayların üstünde arka arkaya dizilir, tren taklidi yaparlardı ..

Babaları tren yolunun hem bitmesini hem de bitmemesini istiyordu. Eğer tren yolu biterse, bölge halkı için çok iyi olacaktı. Mallarını daha rahat satabilecekler, kasabadan şehre ulaşım daha rahat olacaktı. Ama tren yolu biterse, Mehmet'in babası da diğerleri gibi işsiz kalacaktı...

Bu durum onları hiç yavaşlatmadı. Canlarını dişlerine katarak çalışırlardı. Onların da adları pek farklı değildi. Bolca Ahmet, Mehmet, biraz Ali, az biraz da Hüseyin vardı aralarında. Ama birbirlerine "gardaş" diye hitap ederlerdi. Bizim ufak Mehmet ilk "gardaş" dediğinde, burnundan soluyordu. Altı yaşında bir çocuk, diğer bir çocuğun yakasından tutmuş, öfkeli gözlerle, gardaş diyordu bu raylardan tren geçecek, sen niye taş koyuyorsun oraya ... Mehmet rayları öylesine sahiplenmişti ki, bazen annesinden bir bez alır sağını solunu silerdi. Sümüklü bir çocuktu o, sabah akşam pijamalarıyla sokakta gezer, annesi arkasından koşturup zorla ekmek arası birşeyler yedirirdi. Peynirden çok hoşlanırdı, yanında domates varsa ziyafet, üzerine bir de kola içerse cennet olurdu onun için..

Bir gün Mehmet'in babası eve çok üzgün döndü. Küçük bir evleri vardı zaten, çadırın içinde üç çocuk, bir anne, bir de baba yaşarlardı. Babası eve geldiğinde Mehmet yine rayların oradaydı. Koşa koşa, babasının kucağına atladı. Ama babası bu sefer onun saçlarını okşayıp, aslan oğlum benim dememişti. Sessizce elinden tuttu, evlerine gittiler. Annesi yemeği hazırlamıştı. Bu akşam mönüde mercimek çorbası vardı, dün tarhana bir önceki gün de şehriye çorbası.. Tüm aile yemeklerini yerken, babası konuşmaya başladı. .

Mehmet, altı yaşında bir çocuğa göre oldukça zekiydi, tren yolunun artık bittiğini, buradan taşınmak zorunda kaldıklarını yakında bu evlerin yerine bir istasyon yapılacağını duyduğunda bunu soğukkanlılıkla karşıladı. Tüm aile elele tutuştular ve bir otobüse bindiler. Mehmet henüz okuma yazma bilmiyordu, nereye gittiklerini anlayamadı. Uzunca bir süre gittiler. Burası köyleriydi, daha önce babası onları getirmişti. Dört ayaklı, siyah, üzerinde beyaz benekleri olan büyük köpeğin, inek olduğunu, boynuzlu olanın boğa olduğunu biliyordu. Kafalarının üstünde, kırmızı parmakları bulunan, küçük iki ayaklı köpeklerin de tavuklarla, horozlar olduğunu yeni öğrenmişti. Bir de normal köpekler vardı tabii..

Mehmet o gün koşa koşa eve geldi, artık on yaşında koca bir adamdı. Babası eve gazete getirmişti, evde okuma yazma bilen bir tek Mehmet vardı o yüzden gazeteleri o okurdu. Ana haber bülteni spikeri gibi konuştukça, tüm aile onu dinlerdi. Mehmet spor sayfasını es geçti, bu sefer ana sayfadan başlayacaktı.

Resimlere baktı, rayları gördü. Ah dedi bizim raylara ne kadar da çok benziyor. Ve işte kocaman da bir tren var dedi. Ama tren raylarda değildi, insanlar da içinde değildi.. Sağda solda yerde yatıyorlardı. Mehmet bunlara ölü dendiğini biliyordu, onlar yemek yemez, su içmez, gazete okumazlardı. Hep uyurlardı, ve rahatsız edilmek hiç hoşlarına gitmezdi.

Mehmet, Sakarya'nın Pamukova ilçesinde, yani eski evlerinin orda tren kazası olduğunu öğrendi ve detayları okurken iki damla gözyaşı aktı gazetenin üzerine. Alttaki magazin haberlerinden birindeki makyajlı kadının rimellerine düşmüştü gözyaşı. Resimdeki kadının rimelleri akıyordu, Mehmet'in gözyaşıyla..

Mehmet'in babası bilmediği bir dilde bir şeyi üç kez söyledi, sonra başka bir şeyler daha fısıldadı. Mehmet raylara baktı, etrafındaki çocuklar çelik çomak oynamıyordu.

Mehmet, birşey daha öğrenmişti, ölüler çelik çomak da oynamazdı...

NOT : Bu hikayeyi Sakarya'nın Pamukova ilçesinde 22 Temmuz 2004 tarihinde, 41 kişinin ölümü ve 89 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan kazanın ardından yazmıştım.


 

İş, Güç, Para vs..

Bugün farkettim ki, ben sitemi baya bir süredir ihmal etmişim. Sebepleri de şu ki, Finlandiya'dan geldikten yaklaşık bir hafta sonra, çalışmaya başladım. Özellikle ilk bir ay, o kadar sıkışıktı ki, kafamı bilgisayar ekranından kaldıramadan çalıştım. Daha sonra bana verilen projeyi bitirmemle birlikte, işler daha da hafifledi.. Sonra bir kaç gün Adana'ya Alper'in yanına kaçış, ardından Antalya semalarında geziş, derken bir bakmışım yaklaşık 2 aydır site güncellenmiyor :)

E artık Türkiye'de olduğumuza göre, sitemde bundan böyle Türkçe ağırlıklı yazacağım.. Zaman zaman yurtdışında edindiğim arkadaşlarım takip ettiği için İngilizce de yazmalıyım tabii. Böyle konuşup da ukalalık etmek istemiyorum, neyse öyle biri olmadığımı beni tanıyanlar biliyor zaten ;)

Gelelim günün konusuna, bugün bebişim, biricik yiğenim İlknur'un bir kaç fotosunu çektim. Sebep de Mahmut'un bozduğu (!) kameramın tamirden gelmesiydi.. Bu resimleri zaten yazının sağında solunda görüyorsunuz, dolayısıyıla onlardan bahsetmicem.. Bahsedeceğim şey, İlknur'un sürekli saçlarımı çekmesi ! Ya, bir bebek sekiz aylık olup da nasıl bu kadar güçlü oluyor anlamıyorum, ne burun kaldı ne saç, ne sakal ! Nasıl mı bu kadar güçlü oluyor dedim ben, işte sebebi ! İzleyin ve görün bebişimi, aşağıda..